Ara
  • Prof. Dr. İbrahim Kaya

Fikir beyan etmenin zor olduğu zamanlardayız. Halbuki çağımızın demokrasi çağı olduğu söylemi uzun zamandır hakim olan bir söylem. Ancak, demokrasinin temellerinden olan fikir beyan etme özgürlüğü, son zamanlarda çok ciddi anlamda baskı altında. Hegemonik söylemlere karşı alternatif bir fikrin dillendirilmesi olanaksız değilse bile çok zor. Çağın hakim sözcüklerini yani sorgulanması imkansız sözcüklerini “kendilerine ait”, “kendileri dışında kimsenin dillendiremeyeceği” sözcükler olarak savunan hegemonlara karşı alternatif bakış açılarını dillendirenlerin “otomatikman” olumsuz nitelemelere maruz kaldığı zor zamanlardan geçiyoruz.


Küresel Salgın mı?


İki yılı aşkın bir süre küresel bir salgın olarak “belirli” otoriteler tarafından vurgulanan bir virüsle oturup kalktık. Yürütülen sürecin insanları “basit varlıklar” olarak gören bir deneye tabi tuttuğunu konuşmak isteyenler konuşamadılar. İnsanların evlere hapsedilmesinin, eğitimin iptal edilmesinin, yoksullaştırmanın, sağlıksızlaştırmanın pekâlâ normal bir uygulama olduğundan dem vuranlara karşı “eleştiri” yapmanın olanaksız olduğunu deneyimledik. Kamu sağlığı gibi “pozitif” ve hatta “kutsal” bir duvar, eleştiri yapmak isteyenlerin karşısına dikildi. Aşıyla ilgili olarak eleştirel anlamda “bilimsel” temellerde konuşmak isteyenler, komplocu, kötücül, insanlık düşmanı hatta bilim karşıtı olarak etiketlendiler.

Dünya Sağlık Örgütü ve çevresi tek ve biricik doğruya kendilerinin sahip olduğunu, aksi yaklaşımların komplo teorisi olmak dışında bir işleve ve anlama sahip olmadığını propaganda ettiler. Haklı olduklarını varsaydığımızda bile, bilimin eleştirisiz yapılamayacağı ilkesi gereğince bilimsel tartışmaların dikkate alınması, en azından ifade edilmelerine olanak tanınması gerekirdi. Kamusal bir tartışmaya müsaade edilmedi. Tek ve biricik doğruya kendilerinin sahip olduğu anlayışının büyük hatalar yapabileceğine ilişkin hiçbir tereddüt göstermeyen hegemonlar esasında fikir beyan etme özgürlüğünü iptal ettiler. Elbette burada bahsettiğimiz dogmatik, ipe sapa gelmez, bilim karşıtı fikirler değil. Aksine aşı konusunda, virüs hususunda, salgın hakkında alternatif “bilimsel iddialara” sahip fikirlerdir. Örneğin, duyguları ve düşünceleri olan insanları makine gibi anlayan ve onları evlere kapatan, işinden eden, eğitimsiz bırakan, sağlıklarını kötüleştiren, maske taktıran uygulamaların insanlık yararına uygulamalar olamayacağını ortaya koyan fikirler… Ya da aşının virüse karşı etkisinin tanıtlanamadığını ve insana zarar verme riskinin yabana atılamayacağını tartışan fikirler…



Biyolojik Cinsiyet Yok mu?


Cinsiyetin salt toplumsal inşadan ibaret olduğu yönündeki kabuller, hakkında fikir beyan etmenin gittikçe zorlaştığı, neredeyse olanaksızlaştığı bir diğer konu. Bu kabullerin biyolojik cinsiyetin iptal edilmesi yönündeki iddialara zemin teşkil edebileceğine ilişkin bir eleştiride bulunmak amacıyla fikir beyan etmek neredeyse olanaksız. “Kadın ve erkek biyolojik olarak kendilerine has özellikleri bulunan ve dolayısıyla aynılaştırılmaları mümkün olmayan iki farklı cinsiyettirler”. Bu cümleyi kurmak, bilimsel olarak aksi iddia edilemeyecek bir ifadeyi dillendirmektir. Ancak, bu objektif gerçekliğin dillendirilmesinin sanıldığından çok daha zor olduğu zamanlardayız. Biyolojik cinsiyeti kurmaca addeden ve cinsiyeti tümüyle toplumun inşası olarak dikte etme hedefindeki bir yaklaşım bu hususta hakim pozisyonda. Bu yaklaşımın bizzat doğanın işleyiş yasalarına karşı geldiğini konuşanlar bu yaklaşım tarafından kolayca kadın düşmanı, insanlık düşmanı hatta faşist olarak etiketleniyorlar.

Kadını ve erkeği toplum ve tarih dışına itmeyi hedefleyen bu yaklaşıma itiraz etmek otomatik olarak engelleniyor. Bu hegemonik yaklaşıma yönelik eleştirel fikrini zikredenlerin kolayca belirli ideolojik/kültürel gruplarla ilişkilendirilmesi ise meselenin daha da vahim olduğunu gösteriyor. Cinsiyete toplumun atfettiği bir değer ve anlam elbette bulunmaktadır. Yani biyolojik cinsiyetlere toplumların tarihsel süreç içinde atfettiği roller elbette vardır. Bu atfedilen toplumsal rollerin bazıları kadını ikincil kılan ve cinsiyetler arası eşitsizliği sürekli hale getiren rollerdir. Bu hususta eşitlik için mücadele kuşkusuz haklı mücadeledir. Ancak, bu hususta sosyal inşacılık fetişizmi, biyolojik gerçeklik olarak cinsiyetin reddine varan bir patolojiye sahip. Halbuki, biyolojik olarak erkek ve kadın vardır ve bu toplumsal inşanın dışındadır. Evrim biyolojisi, evrim psikolojisi ve nöroloji bunu bilimsel olarak tartışmaya mahal vermeyecek şekilde ispat ediyor. Yüzbinlerce yıllık sürecin verdiği sonuç olarak gen dizilimleri kuşkusuz toplumun atfettiği anlamla değişecek değildir. Gen, hormon, nöron görmezden gelinerek insanı “sadece bir sosyal inşa” olarak anlamak çabası elbette neticesiz kalacak bilim-dışı bir çabadır. Ancak, bu gerçekliklerin beyan edilmesi, üzerinde konuşulması neredeyse yasaklanmış durumdadır. Fikir beyan etmek açısından zor zamanlarda olduğumuz sabittir.


Et yemek yasak mı?


Et yemeyi neredeyse kâinat düşmanlığı olarak ilan eden gruplara karşı da bir fikir beyan etmenin zorluğu ortadadır. Bu gruplara karşı bilimsel gerçeklikleri konuştuğunuz zaman ne türcülüğünüz kalır ne de dışlayıcılığınız… İnsanın nörolojik olarak devrim yaşamasında ve böylece kültürü, medeniyeti inşa etmesinde et yemenin rolünün yadsınamayacak gerçeklik oluşunu dillendirmenin zor olduğu zamanlardayız. Hayvan peşinde koşan insanın yani etçil insanın dünyayı değiştirdiğini, ona yeni şekil verdiğini böylece kültürel devrimin gerçekleştiğini ifade etmenin zorbalıkla, canilikle eşdeğer kılındığı bu zor zamanlarda fikir beyan etmenin olanaksız değilse bile çok zor olduğu aşikardır.


Sokak hayvanı mı?


Sokak hayvanları meselesi de alternatif fikirlerin beyan edilmesinin önünün kapatıldığı diğer önemli bir hususu oluşturmaktadır. Sokak hayvanı olmaz dediğiniz an, hayvan düşmanı olduğunuzu, nefret suçu işlediğinizi birilerinin yüzünüze haykırma ihtimalinin yüksek olduğu herkesin malumudur. “Batı kentlerinin sokaklarında başıboş hayvanlara rastlama şansınız yok denecek kadar azdır” derseniz, bu gerçekliği ifade etmeniz, birilerine hakaret ettiğiniz yaygarasının kopmasına neden olabilir. Sokak hayvanlarına merhamet etmek zorunda olduğumuzu vurgulayanların esasında hayvanlara iyilik etmekten ziyade onları ve insanları onmaz tehlikelere ve zorluklara ittiği şeklindeki eleştirinizi ifade etmeniz, otomatik olarak kötü, cani biri olarak etiketlenmeniz sonucunu doğurur. Açıkça fikir beyan etmenin zor olduğu zamanlardayız.


Mülteci mi?


Ve epey zamandır üzerinde konuşmanın en zor olduğu hususlardan biri kuşkusuz geçici sığınmacı konusudur. Yanlışlıkla veya bilinçli olarak göçmen ya da mülteci şeklinde ifade edilen geçici sığınmacıların çok ciddi toplumsal sorunlara yol açabileceğini/açtığını ifade etmeniz, otomatik olarak ırkçılıkla suçlanmanız sonucunu doğurur. Dünyadaki toplumların ezici çoğunluğunun milyonlarca sığınmacıyı kabul etmediği aşikardır, çünkü böyle bir kabulün demografik yapıdan kültürel yapıya varıncaya değin bozulmalara neden olacağı ve neticede gündelik toplumsal hayatın sorunsallaşacağı bilinir. Bu gerçekliği dillendirmek olanaksız değilse bile çok zordur.

Yakın zamanda toplumun bütün işleyişinin tersyüz olabileceği, milyonlarca sığınmacıyı hiçbir toplumun kaldıramayacağı şeklindeki bilimsel gerçeklikleri konuşmak ırkçılığınızın, dışlayıcılığınızın, faşistliğinizin ispatı olarak kullanılır. Sığınmacılara düşman olmadığınızı beyan etmenizin hiçbir önemi ve anlamı yoktur, çünkü bir kere bunun bir sorun oluşturduğunu dillendirmeniz ırkçı olmanız için yeterlidir. Orta vadede “ev sahibi olan yurttaşların” kendilerini “yabancı” hissedebileceği bir havanın oluşma olasılığını dillendirirseniz, sizden ala cani birisi olmayacaktır. Kısacası, fikir beyan etmenin çok zor olduğu zamanlardayız, bu sabit… Karşı fikir beyan etmekte zorlanılan yukarıda dile getirdiğimiz hususların her biri yakın gelecekte insanlığın yeniden şekillendirilmek istendiği ana hedef içinde önemli bir yere sahiptir. Zor zamanlardayız…